Doğayla uyum içerisinde, doğanın bir parçası olarak yaşamak yerine ona egemen olmaya çalışan, doğal kaynakları sanki hiç tükenmeyecekmiş gibi har vurup harman savuran, doğaya sanki düşmanmış gibi davranan bir sistem içerisinde yaşıyoruz. Dünyanın her yerinde karşımıza çıkan çevre kirliliği, küresel ısınma, nesli tükenen canlılar ve giderek azalan doğal kaynaklar doğal dengenin iyice bozulmuş olduğuna işaret ediyor. Doğanın bir parçası olduğunu ve onunla karşılıklı etkileşim içerisinde olduğunu unutan insanlık, şimdi bu unutkanlığın bedelini bozulan bedensel ve ruhsal sağlığıyla ödüyor. OECD’nin (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) verilerine göre küresel ısınmanın %20’si ve kuş türlerindeki azalmanın %50’si endüstriyel tarımda kullanılan kimyasallardan kaynaklanıyor.
Pekiyi, gelecek kuşaklara daha sağlıklı, daha insanca bir dünya bırakmak için ne yapmalıyız? İnsan doğasına daha uygun, doğal dengeyi hiçe saymayan bir tarımsal üretim modelini hayata geçirmek mümkün mü? Bütün bu soruların yanıtı organik tarımda.
"Ekolojik", "biyolojik" gibi adlarla da anılan organik tarım; kısaca doğal kaynakların bozulmadan, sürdürülebilir biçimde kullanılmasını sağlamak, daha sağlıklı bir çevrede daha sağlıklı gıdalar üretmek amacıyla uygulanan tarım şekli. Organik tarım, kullandığı doğayla uyumlu teknikler ve doğada çözünebilen, zehirli etkiler yapmayan gübre, ilaç vb. maddeler sayesinde kırsal alanda bulunan toprak, su, orman ve mera gibi doğal kaynaklar ve bunların üzerinde yaşayan canlıların varlığını sürdürebilmesini mümkün kılıyor. Ayrıca, topraktaki biyolojik hareketi, dönüşümü ve çeşitliliği koruyan bir tarımsal model kullandığı için çevrenin sağlığını da korumuş ve zenginleştirmiş oluyor.